Haluk Levent Kaleminden; “Yalnızlık”

Ankara da öğrencilik yaptığım sıralarda bir süre yurttan ayrılıp bir kaç arkadaşımla beraber bir öğrenci evinde kalmıştım. Yüzüncü yıl semtinde, ara sokakların birinde, dört katlı eski Ankara evlerinden birinin giriş katını tutmuştuk. Ev öylesine salaş ve bakımsızdı ki, şimdiki öğrenci evleri yanında saray gibi kalırdı.

Biz taşındıktan bir kaç hafta sonra bizim yan daireye bir kadın ve çocuğu taşındı. Önceleri kadının ne iş yaptığını anlamamıştım. Daha sonra çocuğun akşamları evde niçin yalnız başına kalmak zorunda olduğunu anladım.

Her gün okuldan eve dönerken, demir parmaklıklı camda yoldan geçen insanlarla konuşurken görürdüm onu. Yaklaşık altı yedi yaşındaydı. O yaştaki bir çocuğun yabancılara soğuk ve mesafeli davranması beklenir. Küçük Cenk tam tersine o kadar sıcakkanlı ve dost canlısı tavırlar içindeydi ki tanıdığı-tanımadığı herkesle konuşur, insanlara laf atardı.

Doğal olarak kısa sürede dost olduk küçük Cenk ile. Yanlış beslenmeden dolayı aldığı kiloları ile tombik yüzü, hafif şaşı siyaz gözleri ile her şeyi merak eden, herkesle konuşan, hemen kendisini sevdiren bir çocuktu. Gel zaman git zaman annesinin de umursamaz tavırlarıyla Cenk, bizim bekar evinin maskotu oldu. Akşamları gelir evinin anahtarını da yanında getirirdi. Çok da akıllı bir çocuktu. Kendi diliyle babası “Bursa’da oturan bir Keltoş”du. Annesi de “gece barı”nda çalışıyordu. Annesi olmadığı için uykusu geldiğinde ben onu evine götürür yatağına bile yatıramadan bırakırdım. Evde tek başına olduğu için kapıyı kendisi kilitlemek zorundaydı çünkü.

 

Bir gün annesinden izin alıp Kızılay’a gezmeye bile götürmüştüm Cenk’i. Ulus Parkı şimdiki halinden oldukça uzak, sakin ve güzel bir yerdi. Cenk benim çocuklara olan düşkünlüğümün ateşleyicisi olmuştu sanki. Hep bu çocuk için daha başka ne yapabilirim diye sorardım kendime. Çok fazla cevap da bulamazdım hani. Ben zaten hayatı yeterince zor olan, evinden barkından uzakta bir üniversite öğrencisiydim.

Cenk’e baktıkça gözümün önüne evinde huzur içinde yatan, her akşam anne ve babasıyla olan, sevgi içinde büyümüş ve hiç tanımadığı insanlarla konuşmak ihtiyacı hissetmeyen çocuklar gelirdi.

Bir akşam yine Cenk geldi. Annem evlenecek dedi. Bir kaç hafta sonra da apar topar taşınıp gittiler. O zamanlar ne cep telefonu var, ne de gelişmiş iletişim araçları. Bir daha Cenk’ten haber alamadım. Zaten mahalledekiler de pek bi sevindiler onların taşınmasına. Eminim biz taşınınca da epey sevinmişlerdir.

İnsanın en büyük dertlerinden biri yalnızlık. Her türlü yanlışı yapmamıza kurulmaması gereken her türlü dostluğu kurmamıza neden olur. Yine de yalnızlığın bizi sürüklediği tatminsizlik duygusundan kurtulamayız. Cenk bu yalnızlığı kısmen de olsa bebekliğinden itibaren yaşadı ve hayatında onarılamayacak yaraları ve eziklikleri benliği ile beraber büyütmeye mahkum oldu.

Malatya da neredeyse “işkence”ye varan olaylara maruz kalan minnacık çocukları görünce birden 18 yıl geriye gittim ve Cenk’i hatırladım. Halbuki nasıl da unutmuşum. Beynim bana nasıl bir oyun oynamış ki ünlü olduktan sonra dahi Cenk’in büyüttüğü acılara tanık olma cesaretini gösterememişim.

Malatya’da yaşanan olayların tek çarpıcı yanı minnacık bedenlere verilen eziyetlerin gün ışığına çıkmış olması ve hepimizin evlerine televizyon vasıtasıyla girmiş olmasıydı. Ülkemizin bir çok yerinde bu tür olayların yaşandığını zaten biliyor veya duyuyorduk. İşin ilginç yanı devletin o kadar imkanı ve müfettişi varken bu olayı ortaya çıkarma ve önlem alınmasını sağlama görevinin yine basına düşmüş olmasıydı. Üstüne üstelik bu sadece buz dağının görünen kısmı. Yanlış anlamayın. Diğer Çocuk Esirgeme Kurumlarını kastetmiyorum. Bugün binlerce evde çocuklarımıza eziyet ediyoruz. Çocuklarımızı değersiz varlıklar gibi sokaklarda çalıştırıyoruz. Yarattığımız çarpıklıkların bedelini çocuklarımıza ödetiyoruz.

Oysa çocuklar bizim kendimiz. Hangi canlı varlık kendisine zarar vermek ister.

Değerli nefesli ustası Şeref Hocanın bir sözü vardı. “Bana duyduğun saygı kendine duyduğun saygıdır” derdi hep

Kendimize biraz daha saygı duysak mı acaba?…

Haluk Levent